Mehmet Aygan’in yazdiklari / ARSIV

 

 

Filistin’de neler oluyor / ABD’nin halklarla savasi büyüyor / Türk devrimi ve kaynagi / Türk devrimi ve kaynagi - 2
Türk Milliyetciligin dogus kosullari / Özgürlükleri savunmak / Terör ve kanli yüzü Amerika

ÖLDÜREREK "HAYATA DÖNDÜRMEK"!       (21.12.04)

Medyada sık sık "terör örgütleri karargahı" şeklinde lanse edilen ve ölüm oruçlarının yönetildiği merkez olarak sunulan Bayrampaşa Cezaevi, tüm tutukluların imhası pahasına bir "düşman kalesi" olarak zapt edilecekti. 12 saat sürdüğü söylenen operasyonun ardından bu kale düşürülmüş ve zafer bayrağı dikilmişti. Dört gün süren saldırı sonrasında, ne hikmetse tutuklu ya da hükümlüler "kendilerini yakarak" hayatlarına son veriyorlardı. Bayrampaşa, Ümraniye, Çanakkale ve Gebze cezaevleri operasyonda "en önemli ve en tehlikeli düşman hedefler" olarak belirlenmişlerdi. Cezaevleri yıllardır terörist yuvalarıi olarak lanse ediliyor ve adeta "tüm tutuklu ve hükümlüleriyle yakılıp yıkılsa bile yeridir" yargısı yerleştirilmeye çalışılıyordu. Çetelerin, mafyacı faşsist katillerin cezaevlerinde de çetebaşı ve mafya babası olarak hüküm sürüp cezaevi yönetimlerini kendilerine mahkum ettikleri ortadayken, uyuşturucu, silah ve para trafiğinin tüm ayrıntılarıyla açığa çıktığı, bir banka şubesinde bulunabilecek kadar dolar ve mark bulunan müdür ve savcıların odalarında ifade alıp infaz eden çetelerin ve faşist katillerin el üstünde tutulduğu, cezaevi idaresinin, makam ve iletişim imkanlarının bu çetelerin emrine verildiğinin fotoğraflarının ortalıkta dolaştığı, üç ay önceki yakın dönemin halkta yarattığı tepkiyi siyasi tutuklulara fatura etmeyi de başarmış olduklarını düşünmektedirler. İIki gün önceki tutum ve söylemlerini yalanlayarak ve kendilerinden önceki tüm hükümetlerin acz ve çaresizliğini söylemek pahasına gözleri dönmüşçesine dönemin topyekün faturasını halk evlatlarına çıkararak "koğuş sistemini" kapatmış oldular.

Emek ve demokrasi yanlısı siyasi partiler, barolar, Tabibler Birliği, Yazarlar Sendikası, insan hakları kuruluşları ve kitle örgütleri ve meslek oda ve birliklerinin girişimleri ve karşı duruşları, ölüme yaklaşan tutukluların ölmemesi için yaratılan kamuoyu desteği sonucunda mimari ve hukuki düzenlemeler yapılıncaya kadar F tipi cezaevlerinin açılmayacağı söylenmesine rağmen, başlatılan ölüm baskınlarının, önceden yapılan hazırlıkları ve maketler üzerinde yapılan çalışmalarla ayrıntılı olarak nasıl hesaplandığı açıklanırken, aynı zamanda aslında bütün ölüm oruçlarıi ve açlık grevlerinin son bulması ve F tipindeki düzenleme için arabuluculuk yapan girişimlerin çabalarının devlet cephesinden hiçbir anlamının olmadığı söylenmiş oluyordu. Oyunun bir parçası olarak oyalama ve durumu kıvamına getirmeyi amaçladıklarını teyit ediyorlardı. Bir kısa zaman olarak onların planını açığa düşürme fırsatı değerlendirilememiş oldu ve hükümetin bir hafta önce F tipi cezaevlerinin en az altı aydan önce faaliyete geçmeyeceğini açıklayıp arabuluculuk yapanlara ve kamuoyuna güvence vermesine rağmen, Adalet Bakanı H. Sami Türk "Müdahale kaçınılmaz olmuştu. Devletin göz göre göre ölümlere seyirci kalması beklenemez, bu bir insan hayatını kurtarma operasyonudur" diyerek aslında derin devlete mahkumiyetlerini dile getiriyor ve "devletin şefkatli eli uzanmıştır, bu bir şefkat operasyonudur" diyerek ölümleri olağan ve kabul edilir göstermeye çalışmaktaydı. 9 Aralık'ta; "bu kadar yoğun eleştiri varsa durumu gözden geçireceğiz ve bir sosyal mutabakat sağlayarak TBMM-İInsan Haklarıi Komisyonu, TMMOB, Barolar Birliği ve Tabipler Birliği ile eşgüdümlü olarak çalışmalar başlatılacağız" diyen bakan Türk'ün bu açıklamasının hemen ardından yapılan operasyon, iki yüzlü burjuva parlamentosunun gerçek yüzünün de göstergesi oldu. Girişimde bulunan bu örgütlerin temsilcileri tarafından "kullanıldık" biçiminde yapılan yorum yerindedir. Şimdi bu kurumların tüm bu olup biteni kamuoyuna açıklama ve gerekli girişimlerde bulunarak yetkililerden hesap sormak için hukuki ve meşru yolları açma zamanıdır. Gerçekten de hükümetin ve bakanın tutumu yalan ve çelişkilerle doluydu. Bir anda hükümet ve bakanlıklar tutum değiştirmişti.

Oysa bu anlaşılır bir durumdu. MGK hükümeti olan 57. hükümet ancak alınan kararların görünürdeki icracısıydı ve burada da önüne konulan planı uygulamaya mahkum olarak basılan düğmenin üzerine sadece parmağını koymuştu. Ancak hükümetin devamının böyle sağlanacağı, sadakatle ve önüne konulanı harfiyen yapmaya mahkum olduğu bilinciyle hereket eden başbakan ve bakanlar "canla başla" çalıştılar.
Basın mensuplarını operasyon mahallinden kilometrelerce uzakta tutan yetkililer, tutuklu aileleri, demokratik kitle örgütü ve bazı siyasi partilerin gelişmeleri takip etmesine ve gerçekleri izlemelerine de olanak tanımadılar. Cop ve panzerlerle göstericilerin üzerine saldıran polis ve jandarma ülke düzeyinde yüzlerce kişsiyi gözaltıina aldıi. TV ve gazetelerde tam bir bilinç bulanıiklıiğgıi yaratma operasyonu olarak başslayan bilgilendirme, gece gündüz aralıiksıiz devam etti. "Dakika dakika operasyon" öyküleri, tutuklu ve hükümlülerin bulunduklarıi devletin cezaevlerine değgil de adeta düşsman bir ülkenin kuvvetlerine saldıirıilıiyormuşs gibi anlatıilıiyordu. Binlerce tutuklunun doldurulduğgu zindanlarda onlara yaşsam hakkıinıi bile çok gören burjuvazi, halkıi bilgilendirmeyi ve manüple etmeyi ihmal etmeden hemen çarpıitıilmıişs bilgi ve görüntüler eşsliğginde ölüm tellallıiğgıina girişsti. Operasyonlara başslandıiğgıi andan itibaren halkıi aldatmak ve iki aydıir devam eden açlıik grevi ve ölüm orucunun nedeni olan F tipi cezaevlerine karşsıi gelişsen haklıi tepkiyi kendi lehine çevirmek için yoğgun bir yalan bombardıimanıi başslatıildıi. Aydıinlardan, milletvekillerinden oluşsan heyetlerin ve cumhuriyet savcıilarıinıin bir iki gün öncesine kadar girip tutuklularla görüşstükleri cezaevleri birdenbire "91 yıilıindan beri devletin hakimiyetinde olmayan terörist yuvalarıi" olarak anlatıilıip işslendi. Tutuklu ve hükümlülerin bayrak ve flamalardan ibaret sakallıi, avurtlarıi çökük ama direngen görüntüleri bir mizansen içerisinde anlatıilıiyordu. Ellerinde bulunan video kaseti ulaşsıilmasıi zor, silahlarla donaltıilmıişs bir mağgaradaki savaşs birliğgi gibi döne döne tüm televizyonlarca lanse edildi. Sayıimıin yapıildıiğgıi, idareye çağgrıilıip görüşsme yapıilan tutuklular, mahkemelere götürülen, revire, hastaneye götürülen, ama ölüm orucundan dolayıi tedavi kabul etmeyen güçten kuvvetten düşsmüşs siyasi mahkumlar bir anda patlamaya ve her tarafıi havaya uçurmaya hazıir "canavarlar" olmuşslardıi.

Tutuklu ailelerine her görüşs gününde işskence çektiren, baskıi ve hakaret yağgdıiran, götürülen yiyecek, giyecek ve diğger eşsyalarıi didik didik arayan, bir iğgnenin bile sorun edildiğgi, ilaç ve tüm tıibbıi malzemelerin idarenin ve doktorlarıin denetiminde verildiğgi gerçeğgi bir anda tersyüz edilmişs, içerideki ilaçlar dağgdaki gerillaya ya da bir düşsman savaşs birliğgine götürülmüşs gibi kamuoyuna gösteriliyordu. Düne kadar her türlü insani duyguyu "bölücülere ve teröristlere yardıim ve yataklıik" olarak kamuoyuna sunarak, ölümü ve vahşseti kanıiksanıir hale getirenler, kelle avcıilıiğgıi, kulak koleksiyonculuğgunu bile "anlaşsıilıir ve kabul edilebilir" kıilanlar, bu defa da demir parmaklıik ve beton duvarlarıin ardıindaki tutuklularıi "cani, terörist ve imha edilmesi caiz toplum dıişsıi unsurlar" kategorisinde değgerlendirdiler. Bunun için ortam geriliyor, karıişstıirıicıi bir propaganda yapıilıiyor ve uygun koşsullar körükleniyordu. Her yeni dönemi kargaşsa ve provokasyonlar üzerinden yeniden inşsa etmeyi amaçlayan çürüyen sistemin koruyucularıi bu kez de aynıi senaryo eşsliğginde yeni bir dönemi açmıişs olarak; yalanıi ve şsiddeti gelenek haline getirmişs egemen sıinıiflar, yakıin tarihte dünya üzerinde görülmemişs bir vahşset uygulayarak bir yıikma, yakma ve imha hareketi başslatmıişs oldular

sevgi ve saygıilarıimla

TERÖR VE KANLI YÜZÜ AMERİKA                        (19.09.2004)                               geri dön

11Eylül saldırılarından itibaren, yaygın bir ‘terör’ tartışması sürüyor. Aslında bir tartışmadan daha çok, çeşitli ‘odak’ların, yeni ve “kendileri açısından işlevsel” terör ve terörist tanımları yaptıkları bir dönemden söz edilebilir. Şiddetin belirme biçimlerinden biri olarak terör, bu ‘odak’ların elinde, bir strateji nesnesi olarak şekilleniyor ve bir yandan kısa vadeli çıkar ve eylemlerin diğer yandan uzun vadeli planların gerekçesi oluyor. Böyle olunca da, “medeniyetler çatışması”, “islami terörizm”, “Doğu kültürü” gibi argümanlarla desteklenen, kimi zaman bütün bir tarihsel-kültürel ahaliyi (islam dünyası, Araplar vs. gibi); kimi zaman, yapay bir coğrafi ayrımın arkasına gizlenerek (güney ülkeleri, doğu toplumları gibi) bütün dünya yoksullarını ve onların her türlü politik eylemini hedef alan “işlevsel terör tanımları” yapılabiliyor. 11 Eylül saldırısı, bu tür stratejik girişimlere sadece fırsat değil ilham da verdi. Eylemin hazırlanma ve gerçekleştirilme biçimine ilişkin iddialar, eylemcilerin sosyal-kültürel ve ‘tarihsel’ bağlantıları, dünyanın çeşitli bölgelerinde eyleme gösterilen tepkiler ve başka bazı ayrıntılar, “yeni tipte bir savaş”la karşılık verilecek “global terör sorunu”nun kaynaklarına ilişkin çarpıtmalara olanak tanıyacak pek çok imgeyle doluydu. Bu imgeler, başta ABD yöneticileri ve bizzat bu ülkenin devlet başkanı olmak üzere, tüm emperyalist güç odakları tarafından hoyratça kullanıldı. Haçlı Seferleri anıştırmaları, medeniyetler çatışması göndermeleri, karşı tarafın eylemi ve onun karşı-eylemi arasındaki gerilimi açıklamanın yanı sıra, ‘düşman’ın mümkün olduğu kadar geniş ve –ihtiyaçlara göre- değişebilir bir konseptte tarif edilmesinin de aracı oldular. Şimdi, karşıdaki ‘teröristler’ cephesi, kişi(ler)i, örgütleri, ülkeleri ve giderek ‘bölgeler’i kapsayabilecekti.

Bunca pervasızca çizilen terör ve terörist çerçevelerinin, 11 Eylül sonrasının cadı kazanı ortamında büyük bir itiraza rastlamayacağı düşünülmüş olsa gerek.Nitekim, başta ABD olmak üzere, süreçten faydalanmak isteyen tüm emperyalistler, daha önce yaşanmış benzer durumlardan farklı olarak, ‘teröristi’, uğruna eyleme giriştiği kitlelerle birlikte anmaya, bunlar arasında bir ayrım yapmamaya başladılar. Pratik olarak geçmişte de durum böyleydi. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Irak liderinin ve yönetiminin terörist ilan edilmesiyle başlayan savaş, denebilir ki, ‘terörist’e hiç zarar vermeden ama arkasında sayısız sivilin ölüsünü ve açlığa mahkûm edilmiş bütün bir halkı bırakarak sona erdi. Ama söylemde terör/terörist, daima bir marjinalliği, buna karşılık gelen nicel bir zayıflığı ifade ederdi. Oysa şimdi bütün bir bölgeden, yaklaşık 20 ülkeden ve bunların içindeki pek çok örgütten, bazı mülteci kamplarından, çeşitli kişilerden oluşan bir ‘karşı taraf’ tablosu var ki, bu, emperyalist söylemde bir statüko değişikliğine de işaret ediyor. Emperyalist teorisyenler, gerektiğinde bütün bir halkı terörist ilan edebilecek bir argüman oluşturuyorlar. Junior Bush’un, eylemden sonra yaptığı açıklamalarda, düşmanı “bilinemezlik” olarak açıklamasını da, Batı ülkelerinde Ortadoğulu, Arap kökenli insanlara yönelen saldırıları da böyle okumalı. Birbiriyle çelişkili gibi görülen bu iki olgu aslında –tıpkı savaşçı Bush’lar gibi- baba-oğul geliyorlar. Bush bir yandan “düşman bilinemezliktir” deyip herkesi kastederken, öbür taraftan eylemcilerin Arap-müslüman kökenli olması ısrarla vurgulanınca, Ortadoğulu bir komşu, yoldan geçen bir Arap, ‘bilinemez düşmanlardan biri’ olma potansiyeli taşıyor. Bush, “biz aslında iyi insanlarız, neden bizden nefret ediliyor anlamıyorum” derken, sadece kişisel bir budalalığı değil, kendi varlık koşulu olan bir kültürel iklimin çaresizliğini de beyan etmiş oldu. Aslında ABD, dünya üzerinde yaşayan insanların önemli bir bölümünün kendisinden neden nefret ettiğini anlayacak kadar tecrübeye, birikime, ajana, ‘stratejist’e, diplomata... sahip. Ancak Bush’un temsil ve hitap ettiği “Amerikalılık”, gerçekten de bu dünyanın en çok bilinen ve en kolay anlaşılır nefret durumunu anlayabilecek bir birikime sahip değil. Ortadoğu ve Avrasya’daki genel istikrarsızlık ve bunun yıkıcı sonuçları, dizginsiz ‘Asya Kaplanları’ kapitalizminin gürültülü çöküşü ve bundan kalan enkaz, tüm dünya üzerindeki büyük yoksulluk ve açlık; gerekçeleri mağdurları tarafından bilinen olgular. Bu dengesizlikler içinde acı çeken insanlar, ABD’yi ve onun kendi ülkesinde yarattığı ‘uygarlık götürme’ imgesi dışındaki gerçek yüzünü fiziken tanıyorlar. Oysa Amerikan ‘sistemi’, ‘içeride’, bu dünyevi olaylarla üyelerini meşgul etmiyor. Yakın geçmişin bu olaylarını içeren bir süreç olarak gelinen son durum, bu nedenlerle belki Amerikalılar tarafından ‘anlaşılır’ bulunmuyor ve Bush, tüm Amerikan kriterlerine karşılık gelen budalalığıyla bunu en üst düzeyde ifade ediyor. Bush’un, bu haliyle, dünyanın en güçlü ülkesinin devlet başkanı olabilmesini sağlayan, hatta gereksinen ‘kültür’, derin bir cehalete ve kartezyen aklın en basit muhakemelerine yaslanıyor ve başkalarından da bu seviyede bir ‘algı’yı bekliyor/dayatıyor. .

ÖZGÜRLÜKLERİ  SAVUNMAK             (15.08.2004)                                 geri dön

İşçi sınıfı, iktidar mücadelesinde özgürlüklere ihtiyaç duyar. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, grev hakkı vb. hak ve özgürlükler; işçi sınıfının ideoloji  politikasının geniş kitlelere yayılması, bu politik hedeflere ulaşmak amacıyla örgütlenme ve eylem yapabilme için gereklidir. Bu yüzden, siyasal iktidarı ele geçirme mücadelesinde, yukarıda bazılarını saydığımız siyasal hak ve özgürlükleri kazanmak ve korumak büyük önem taşır.Siyasal hak ve özgürlüklerin elde edilmesi mücadelesi ile işçi sınıfının siyasal iktidarının kurulması mücadelesi arasında diyalektik bir ilişki mevcuttur. Her iki mücadele birlikte ve iç içe yürümelidir. Bazı “sol” çevrelerin, hak ve özgürlükler için sürdürülen mücadele sonucu elde edilen küçük kazanımların işçi ve emekçi kitleler bakımından rehavete ve iktidar mücadelesine ilgisizliğe neden olduğu; emekçi kitleler üzerindeki baskı ve zulmün arttığı koşullarda kitlelerin daha da devrimcileştiği ve iktidar mücadelesine dört elle sarıldığı gibi, dünya pratiğinde örneği olmayan teorileri ciddi olarak savunduğu görülmüştür. Elbette, ezilen ve sömürülen emekçi kitlelere yönelik baskı ve şiddet, baskıcı siyasi iktidarlara yönelik nefreti ve bu iktidarlara karşı mücadele azmini arttırır, fakat, bu tepkinin siyasal bir bilince ve örgütlülüğe dönüşmemesi koşullarında, tepki ve nefret bir burjuva kliğin peşine takılma, hatta faşizme taban oluşturma ile sonuçlanabilir. Devrim ve işçi sınıfının iktidarı örgütlü kitlelerin eseri olacaktır. İşçi ve emekçilerin sınıf iktidarı için örgütlenmesi ve mücadele etmesi ise, belli bir siyasi bilinci zorunlu kılar.Siyasal hak ve özgürlükleri parça parça ve aşamalı olarak elde ederek, zamanla özgürlüklerin tümünün kazanılabileceği, siyasal iktidarın dahi bu şekilde elde edilebileceği tezi ise, bir başka yanlış yoldur. Egemen sınıflar ile yönetilen sınıflar arasındaki siyasal hak ve özgürlükler ilişkisi, halat çekme yarışına benzer: bir taraf için kazanım, diğer taraf için kayıptır. Bu mücadelede hem ezen, hem de ezilen sınıflar için kazanım olmaz. Ezilen ve yönetilen kitlelerin her kazanımı, egemen güçler için bir geri adım, taviz demektir. İktidardaki ezen sınıf, iktidarının yok olma tehlikesi ortaya çıkıncaya kadar taviz vermez, geri adım atmaz. Durum, iktidarını kaybetme noktasına kadar geldiğinde, ezen sınıflar için ölüm kalım kavgasından başka çıkar yol yoktur. Genellikle bir iç savaş olarak ortaya çıkan son hesaplaşmadan önce, askeri darbeler, faşist diktatörlükler, kitle katliamları ezen sınıfların iktidarının başvurduğu yöntemlerdendir.
İşçi ve emekçiler, uzun mücadeleler sonunda, bedeller ödeyerek kazandıkları hak ve özgürlükleri kendi sınıf iktidarlarını kurmadan sonsuza dek koruyamayacaklarını bilmelidir.Siyasal hak ve özgürlüklerin sözde ve kağıt üzerinde varlığından çok fiili olarak kullanılması önemlidir. Fakat, hak ve özgürlüklerin hukuk alanında bir dizi kural olarak da düzenlenmesi, yasalarla korunması ihmal edilemeyecek bir kazanımdır. Ezen, egemen sınıflar iktidarına karşı ezilen sınıfların sürdürdüğü hak ve özgürlükler mücadelesinin önemli bir kazanımı da, kazanılan hak ve özgürlüklerin yasa ile düzenlemesi ve yasal güvenceye kavuşturulmasıdır. Anayasa hukuku ya da insan hakları hukuku denilen haklar manzumesinin ortaya çıkması ve günümüzde en gerici ve ilkel devletlerde bile bazı anayasal hakların yasalarla düzenlenmesinin nedeni, yüzyıllardır süren bu mücadeledir. Burjuva demokrasilerinde varlığıyla övünülen İnsan Hakları Sözleşmeleri, Evrensel Beyannameler, Sosyal Şartlar vb. işçi sınıfının uzun mücadeleleri sonucu yasal düzenlemeler halini almış ve bu yasalara dayanarak işçi sınıfı bazı haklarını kullanmıştır. Şimdi, SSCB’nin dağılması ve sosyalizmin geçici yenilgisi koşullarında, burjuvazi, ulusal ve uluslararası yasalar ve sözleşmelerle korunan siyasal, ekonomik ve sosyal hak ve özgürlükleri kısıtlamak ve ortadan kaldırmak için atağa geçmiştir. Sosyalizme karşı alternatif olarak sunulan sosyal demokrasi ve sosyal devlet olgularından, yüz yıl önceki vahşi kapitalizm koşullarına yönelmiştir burjuva iktidarlar.Bu koşullarda, yeni hak ve özgürlüklerin kazanılması mücadelesinin yanı sıra, kazanılmış hak ve özgürlüklerin kıskançlıkla korunması için mücadele önem kazanmaktadır.

 NOT:İnsanlar aslını inkar etmediği zaman gerçek bir milliyetçidir. Ebebeynini koyduğu isimlerin yerine sahte rumuzlar ile insanlara hakaret etme zahmetinde bulunanlar!....

Önce kendi benliğinizi düşünün ve kim olduğunuzu sorgulayın.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DOĞUŞ KOŞULLARI       (31.07.2004)                         geri dön

Bu tartışmanın güncel bir yanını oluşturan “MHP değişti mi, değişmedi mi?” sorusuna yaklaşımda da, aynı yöntem farklılığının izlerini görüyoruz. Bu soruya verilecek yanıta geçmeden önce, yine Türk milliyetçiliği ile ilgili olarak, konunun geçmişine dair benzer bazı sorulara yanıtlar vererek ilerlemek yararlı olabilir. Osmanlı siyasetine yön vermeyi amaçlayan binlerce sayfalık birçok çalışma, tarihte bir dipnot olarak bile anılamazken Yusuf Akçura’nın ince bir broşür boyutundaki “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesini Türk milliyetçiliğinin manifestosu kılan nedir? Tarihi, kişilerin dehasıyla açıklayanlar, bu soruya, “Akçura dönemi içindeki diğer tüm tarihçi ve siyasetçilerden daha akıllıydı” demekten daha ileri bir yanıt veremeyecektir. Oysa, “Üç Tarz-ı Siyaset”i etkili kılan temel faktörler, Akçura’nın tahlil yeteneği ile birlikte dönemin özelliklerinde saklıdır. Yusuf Akçura’nın, Kahire’de “Türk” adıyla çıkan -ancak kendisi Osmanlıcı olan gazeteye- gönderdiği  “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesi, Avrupa tarafından Osmanlı’ya “hasta adam” muamelesi yapıldığı bir dönemde, 1904 yılında yayınlanmıştır. “Birincisi bir Osmanlı ulusu fikri, Osmanlıcılık; ikincisi yurttaşlık ölçütü olarak İslam’ı yani Müslüman olmayı temel alan bir devlet fikri, İslamcılık; üçüncüsü Türk ırkını temel alan bir Türk milliyetçiliği, Türkçülük” üzerine kurulu üç temel politikayı işaret eden “Üç Tarz-ı Siyaset”, dönemi içinde Osmanlı’yı dağılmaktan kurtarma amacına dönük bir formülasyona işaret ediyordu.
Ancak, Osmanlı’yı tedrici ve devletin bir parçası olarak içeriden değiştirmeye yönelen burjuva-bürokrat Jön-Türk kadroları açısından Osmanlıcılık ‘devleti kurtarma’ projelerinin o döneme kadarki sürecini karşılayacak bir yaklaşımı ifade ediyordu ve art arda gelen Balkan yenilgileri ile Arnuvutluk’un da imparatorluktan kopmasından sonra yeni iktidarın resmi ideolojisi Pantürkizm oldu. Jön-Türk dönemi, özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında, Pantürkçülüğü bir süre için hakim ideoloji olarak gördü.
Dolayısıyla Yusuf Akçura’nın küçük ama Türk milliyetçiliğinin tarihi açısından büyük bir kaynak oluşturan “Üç Tarz-ı Siyaset”i de, tarihsel ve toplumsal koşulların, Osmanlı’nın içindeki ve dışındaki dengelerin değişmesi ile ömrünü tamamlamış oldu.
Ardından gelen süreçte Akçura’nın üçlemesini, dönemin ihtiyaçları üzerinden değiştiren ise dönemin Jön-Türkler’in ideologlarından biri olan Ziya Gökalp’ti. “Türkleşmek-İslamlaşmak-Muassırlaşmak” biçiminde sistematize ettiği görüşleriyle kendisinden sonraki Türkçülerin de ilham kaynağı olan Ziya Gökalp, “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan \ Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” sözleriyle de, dağılan Osmanlı’nın fetihçi geçmişine geri dönüş hülyasını diri tutmuş oluyordu.
Siyasal düşüncelerin ortaya çıkış süreci ve ömrünü onu ortaya atanların kişisel dehaları ile açıklayanlar, Yusuf Akçura’nın, “Osmanlıcılık-İslamcılık-Ümmetçilik” üçlemesi üzerine kurulu “Üç Tarz-ı Siyaset”inin neden daha sonra yerini Ziya Gökalp’in “Türkleşmek-İslamlaşmak-Muassırlaşmak” üçlemesine bırakmak durumunda kaldığına bilimsel bir yanıt bulmakla herhalde bir hayli zorlanacaklardır. Bu soruyu, Türk milliyetçiliğinin tarihi içinde bugüne doğru yürütmeye devam ettiğimizde bir sonraki durağımız Kurtuluş Savaşı’na öncülük eden Kemalist kadroların milliyetçiğidir. Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Ulusal Kurtuluş hareketinin milliyetçiliğinin referansları belirleyen belli başlı etkenler ise şöyle sıralanabilir. Batılı emperyalistler, “Avrupa’nın hasta adamı” olarak tanımladıkları Osmanlı Devleti’ni aralarında paylaşmak için harekete geçmişlerdir. Mustafa Kemal önderliğindeki kadro, emperyalistlere karşı kurtuluş mücadelesi içinde iken sadece hemen yanı başındaki Bolşevik Rusyası’ndan destek görmektedir. Mustafa Kemal’in Lenin önderliğindeki Sosyalist Rusya’dan istediği silah ve para yardımı hemen karşılanmış, Bolşevikler, emperyalizmle mücadele ettiği sürece onların yanında olacağını belirtmişlerdir. Ve Bolşevik Rusya, Yusuf Akçura’ların ayrılarak Türkçülük hareketini başlattıkları Çarlık Rusyası’nın Panslavizm siyasetini de reddetmektedir. Kemalistler bu durum karşısında, ‘hasta adam’dan kendine güvenli bir çocuk yaratırken başvurdukları “Türkçülüğün” referanslarını da tüm bu ilişkileri gözönünde tutarak belirlemek durumunda kalmışlardır. Bunu Rusya’nın verdiği destekle birlikte, izlediği siyaset ve bölgesel konumu da etkilemiştir. Artık, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in ‘Turancı yaklaşımlarında da karşılığını bulan Enver Paşa’nın Kafkaslar ve Orta Asya’daki Turan düşü siyasetinden, Kemalistlerin “Misak-i Milli Milliyetçiliği”ne geçilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanmasının ardından kurulan Cumhuriyet’in temel karakteristiklerini belirleyen Batıcılık ve Laiklik ilkeleri de Kemalist milliyetçilik anlayışının kuruluş dönemindeki diğer belirleyenleridir. Hilafete son verilmiş ve Batılı anlamda burjuva toplumun gereksinim duyduğu kurumsallaşmaları yaratmak amacıyla laiklik benimsenmiştir. Kuruluş aşamasında kendini laik olarak tanımlayan Mustafa Kemal, Cumhuriyeti, yeniden inşayı başarabilmek için “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözünde de ifadesini bulduğu gibi Türkçülüğü alabildiğine yüceltmiştir. Ancak bununla birlikte “Yurtta sulh cihanda sulh” da denilerek, başta Rusya’ya “Biz Enver gibi Turancı, yayılmacı bir Türkçülüğü benimsemiyoruz” mesajı da verilmiştir. Dolayısıyla bu dönemin milliyetçiliği, dışarıya karşı saldırgan bir yönle değil, savunmacı bir yaklaşımla karakterize olmuştur.Türk milliyetçiliği ve ona ilişkin devlet siyasetinin belirlenmesinde, dönemin konjonktürel özelliklerinin ve dış faktörlerinin ne kadar büyük bir etkisinin olduğunu göstermesi bakımından en önemli örneklerinden birisi 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı dönemidir. Türkiye’de Pantürkçü hareketler, 1941’de Nazi saldırısının başlaması ile birlikte, TSK dahil olmak üzere devlet yönetenlerinin önlerini açmasıyla birlikte güçlendikleri bir dönem yaşadılar. İçeride solcu yayınlara karşı ciddi bir sansür süreci başlatılırken, Turancı yayınlar özellikle teşvik edildi. Ancak, hesaplananın aksine Naziler Stalingrad önlerinde büyük bir yenilgiye uğratılınca ve bu süreçle birlikte Nazilerin savaşı kaybedeceğinin açık bir biçimde görülmeye başlayınca Türkiye yönetenleri, kısa bir süre öncesine kadar teşvik ettikleri, kol kola davrandıkları yayılmacı Pantürkçüler üzerinde baskı kurmaya yöneldiler. Pantürkçülük yasaklandı ve Pantürkçüler hakkında, 3 Mayıs 1944’te yapılan bir antikomünist gösterinin ardından dava açıldı. Yargılananların arasında faşist Türk milliyetçiliğinin önemli simalarından Hüseyin Nihal Atsız ve kardeşi Necdet Sancar, Prof. Dr. Ahmet Velidi Togan ile Alparslan Türkeş ve Fethi Tevetoğlu gibi subaylar vardı. İktidardaki Kemalist rejimin milliyetçiliğinin bu dönemdeki referansları, yukarıda belirtildiği gibi önemli oranda dış etkenlerce belirlendi. Naziler yükselirken, Pantürkçüleri destekleyen iktidar, Cumhuriyet’in başında dillendirilen “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” politikasının bir yana bırakabileceğini hesaplıyor ve Sovyetler üzerinde Envervari hayaller kurabiliyordu. Ancak Sosyalist Sovyetler, Nazileri yenilgiye uğratınca, yeniden yayılmacı milliyetçilik fikri yerine savunmacı milliyetçilik pozisyonuna geçildi ve komünizme tavır alan içerideki faşistler yargılandı.

TÜRK DEVRİMİ VE KAYNAGI -2 (24.07.04)                                           geri dön

         ......... Kendi tarihimizi Avrupalının yaşadığına benzetmeye ve böylece açıklamaya çalışırız. Bu benzetme çabası, elbette, sonunda Avrupalı gibi olma çabasıyla yapılmıştır. Ancak bir süre sonra ister istemez tam tersini ispatlar. Bizim yaşadıklarımız, istesek de istemesek de bir türlü Avrupa’daki gibi değildir. Dolayısıyla geleceğimiz de onlar gibi olmayacaktır.

İşte tarih bilimi de diğer sosyal bilimler de bir süre sonra kendi tarihimizin gerçeğini değil, niçin Avrupalı gibi olamadığımız gerçeğini araştıran birer “bilim” dalına döner. Bu “bilim” dallarının ispatladığı, sadece tarihsiz olduğumuz değil, geleceksiz de olduğumuzdur. Çünkü olabilecek tek gelecek, Avrupalı gibi olmaktır. O tren ise çoktan kaçmıştır.Tren çoktan kaçtı diyenler, Avrupalının dönüp onları da kurtarması için beklemekten başka yapacak bir şey bulamaz. Bugün bu düşüncedeki sağ ve sol liberallerin, Avrupa Birliği’ni bir trene benzetmeleri ve “aman kaçırmayalım” demeleri hiç de boşuna değildir. Çünkü AB kapısında kendilerine bir gelecek aramaktadırlar.

Ancak önlerinde önemli bir sorun vardır: Kaç bin yıllık Türk tarihini ve geçmişini ne yapmayı planlıyorlar? Bu tarih, o trene binmekle yok edilemeyeceğine göre, geleceği Avrupa’da arayanlar, Avrupa’da olmayan geçmişimizi, tarihimizi ne yapacaklarını da düşünmeliler!

Bu elbette onların sorunu. Onların sorunlarını çözmekse biz devrimcilere düşmez kuşkusuz. Ancak biz de, hem geçmişimiz, hem de geleceğimiz üzerine, yeniden ve kökten bir değerlendirme yapmak zorundayız.

Cevabını aradığımız soru ortada: Tarihi nasıl açıklayacağız? Tüm dünya için evrensel bir gerçek var mı? Varsa o evrensel gerçek nedir? Ulusal kimliğimiz nedir?

Bu soruları sormamızın tek nedeni ise Türk Devrim tarihi ve Türk Devrimi’nin geleceği üzerine doğru bir fikre varabilmektir. Türkiye Devrimi’nin Yolu, ancak kapitalizmin ileriliği üzerine kurulu dogmalardan kurtulmuş bir tarihsel bakış açısıyla çizilebilir. Bizim yapmaya çalışacağımız şey de bu olacak.

    Kapitalizmin ileriliği ve tüm insanlığın zorunlu olarak geçmesi gereken bir aşama olduğu fikrinin kökeni Marks’a dayanır. Marks, Avrupa tarihini incelemiş, oradan tarihin gelişim yasalarını çıkartmış ve şu sonuca varmıştı; insanlık ilkel komünal toplumdan başlayan ve sosyalizme doğru giden bir çizgide ilerliyordu. Bu çizgi üzerindeki duraklar ise, kölecilik, feodalizm ve kapitalizmdi.

Beş aşama olarak bilinen bu Marksist şablon, dünyanın her yerinde devrimcilerin savunduğu ve kendi tarihini de içine yerleştirip açıkladığı bir şablon halini aldı. Madem ki insanlık tarihinde beş gelişim aşaması vardı, o halde tüm insanlığın tarihi de buna uygun gelişmiş olmalıydı.

O nedenle, tarihinde hiçbir zaman kölecilikle ve feodalizmle karşılaşmamış uygarlıklar, kendi tarihlerinde bunları bulup keşfetmeye çalıştı. Dahası, olmayan tarihlerini yarattıktan sonra, ilerlemek için kapitalist aşamanın gerektirdiği sınıf mücadelesini Avrupa’nın derslerinden çıkarıp uygulamaya koyuldular. Hedef sosyalizme ulaşmaktı ancak, olmamış bir tarih yaratılarak ve olmayan sınıf mücadeleleri verilerek, sosyalizmin yolu açılamıyordu. Bir süre sonra, bu beş aşama şablonu eleştirilmeye ve değiştirilmeye başlandı. Çünkü, sosyalizm için mücadele eden uluslar, sosyalizme geçmek için kapitalist aşamayı atlamak zorunda kalıyorlardı. Bu ise şablonun bozulmasıydı.

Reformcu sosyalistler şablonu bozmamak için devrimden vazgeçmeyi ve kapitalizmi yaşamayı önerirken, devrimci sosyalistler devrim ve sosyalizm uğruna şablonu bozmayı önerdiler.

Rusya’da gerçekleşen devrim, artık Marks’ın beş aşama şablonunun fiilen de ortadan kalkması demekti. Nitekim, Rus Devrimi’nden sonra tüm dünya devrimcileri, kapitalizmi atlayarak da sosyalizme geçilebileceğini savundular ve bunu pek çok ülkede gerçekleşen devrimlerle ispatladılar.

Bu gerçeği ilk keşfeden Lenin olmuştu. Bir Doğu ülkesi olan ve tarihi Avrupa’ya benzemeyen Rusya’da devrim yapmak için, Lenin, Marks’ın şablonunun yaşanan gerçekliğe uymadığını görerek değiştirme cesareti göstermişti. O güne kadar Avrupa’da olacağı söylenen sosyalist devrim, o tarihten itibaren, bir daha Avrupa’ya dönmemek üzere, Doğu’ya kayıyordu. Lenin bu durumu, “ileri Asya geri Avrupa” sloganı ile ifade ediyordu.

     Ancak bizim gibi ülkelerin devrimcileri için bugün çok daha fazla önem taşıyan başka şablonlar da mevcuttu. Marks, tarihin evrimlerle değil, devrimlerle ilerlediğini göstermişti. Devrim kavrandıktan sonra ise devrim modelleri oluşturulmaya başlandı.

Birinci model, feodalizmi tasfiye edip kapitalizmi getiren burjuva devrimiydi. İngiliz, Fransız ve Alman devrimleri bu tarz burjuva devrimleri idi. Burjuvazi, feodalizmi yıkarak ve kapitalizmi getirerek ilerici ve devrimci bir rol oynuyordu.

İkinci model ise, proleter devrimlerdi. Kapitalizm, kurulduktan sonra üretici güçlerin gelişmesini engellediği için, işçi sınıfı burjuvaziyi yıkarak kapitalizmi tasfiye ediyor ve sosyalizmi getiriyordu. Bu, aynı zamanda sosyalist devrim olarak da adlandırılıyordu.

Dolayısıyla Marks döneminde ortada iki devrim modeli mevcuttu, burjuvazinin önderlik ettiği burjuva devrimleri ile işçi sınıfının önderlik ettiği sosyalist devrimler.

Marks döneminde Paris Komünü dışında bir sosyalist devrim olmadı. Paris Komünü ise kısa sürede yıkıldı. Lenin’in Marksizme getirdiği yeniliğin başında emperyalizm tahlili gelir. Lenin, Marks’ın aksine, dünyanın artık ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye bölündüğünü tespit ettikten hemen sonra, Marks’ın ortaya koyduğu devrim modelini de yenilemek zorunda kalacaktı.

Lenin döneminden başlayarak, Marks’ın devrim modellerine bir yenisi daha eklendi; bu, ulusal kurtuluş devrimi idi. Emperyalizm tarafından ezilen ülkelerde, ulusal kurtuluş savaşları veriliyor ve devrim yapılıyordu. Bunların kiminde önder konumda olan burjuvaziydi.

Dolayısıyla, ezilen ülkelerde burjuva devrimleri antiemperyalist bir ulusal kurtuluş devrimi halini alıyordu. Lenin de, burjuvazi önderliğinde bile olsa bu ulusal kurtuluş mücadelelerini destekleyerek, emperyalizmi güçsüz düşürmek gerektiğini savunuyordu.

TÜRK DEVRİMİ VE KAYNAĞI  (18.07.2004)                                               geri dön

    Emperyalizm tarafından yağmalanan ve talan edilen tüm uluslar, “evrensel” bir gerçeği kabul etmeye zorlanırlar. Evrensel denilen bu gerçek, kapitalizmin ileriliği ve tüm ulusların kapitalizme doğru ilerlemesinin gerekliliğidir. Öyle bir “evrensel gerçek” yaratılmıştır ki, kapitalizmin, tüm dünya için ilerleme olduğu, artık bir dinsel dogma halini almıştır.

Bu dogmanın gücü, sandığımızdan daha büyüktür. Nedenine gelince; kapitalizme alternatif olarak çıkan Marksist düşünce dahi, kapitalizmin tüm dünya için bir ilerleme olduğu anlayışına sahiptir. Bununla birlikte Marksizmde, kapitalizmden geçerek sosyalizme ilerleme vardır. Dolayısıyla sosyalizme giden yol, kapitalizmden geçmek zorundadır.

     Bizim gibi ülkelerin trajedisi de burada başlamaktadır. Kendi tarihimizi değerlendirmek, dahası kendi tarihimizi yapmak için, daha baştan çizilmiş bir yolda ilerlemek zorunda bırakılırız.

Nesi trajedi derseniz; Kapitalizm, bize, Avrupa’daki işçi sınıfının köleler gibi çalıştırıldığı ve sermaye birikiminin yaratıldığı bir sistem olarak anlatılmıştır. Bizim ezilen olarak tavrımızsa, Avrupa işçi sınıfının yanında saf tutmaktır. Feodalizm, bize, korkunç kilise baskısı ve ona karşı büyük Aydınlanma Devrimi olarak anlatılmıştır. Bizim tavrımızsa, elbette Aydınlanma Devrimi’nin yanında saf tutmaktır.

    İşte sorun, tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bizim gibi, Avrupa’nın yaşadığı feodalizmden de, kapitalizmden de çok çok uzaktaki ezilen insanlar, kendi ezilmişlikleri ve bunun nedenleri üzerine kafa yormak yerine, kendilerinden kilometrelerce ötede ezilen insanlar için üzülmeye başlarlar. Bu öyle bir hal alır ki, bizler kendimizi unutup, Avrupa kilisesine karşı Galileo ile başkaldırıp, Fransız Devrimi’nde Bastil’e yürür, Paris’te Komün’e katılırız.

Yani dünyanın ezilen insanları, kendi yaşamlarından, kendi gerçeklerinden koparılıp, başka insanlar gibi hissetmeye, onlar gibi düşünmeye başlarlar. Kimileri bunu, “işte enternasyonalizmin güzel bir örneği” diye alkışlayabilirler ama aslında yaşanan, bir kıtanın gelişiminin ve o kıtada yaşanan sınıf mücadelesinin tüm dünyanın ezilenlerinin bilincini ve geleceğini ipotek altına almasıdır.

      Bugün, hâlâ bu ipotek ödenmektedir. İşin garibi, Avrupa bambaşka bir Avrupa haline geldiği, oradaki ezilenler durumlarını düzelttiği halde, biz ezilenler, hâlâ Avrupa işçi sınıfı için ağlamak zorunda kalırız. Neye ağlayacağımız bile ipotek altındadır. Kendi ezilmişliğimize ve “kaderimize” mi, yoksa başkalarına mı? Bizim gibi ülkelerin uluslarının tarihsiz bırakılması tam da bu nedenle olmuştur. Yaşanan sömürü Avrupa’da olandır, verilen mücadele Avrupa’da verilendir ve hepimizin geleceği Avrupa gibi olmaktır. Peki, yüzyıllardır yaşadıklarımız? İşte onlar kötü anılardır, Avrupalı olunca o anıları da sileceğiz. O nedenle bizim gibi uluslar için tarihe gerek yoktur. Bizde ya da başka ezilen ülkelerde, insanların kendi tarihlerinden bu kadar habersiz olmalarını, tarih biliminin gelişmemesi ile mi açıklayacağız, yoksa kendi tarihimizi değil başkalarının tarihini “yaşamamızla” mı? Başkasının tarihini yaşayanlar, elbette başkalarının tarihini yaratacaktır. O nedenle bugün tüm dünya, Avrupalı’nın tarihini kendi tarihi gibi kabul etmiştir. Bu ise aslında tarihi olacak tek ulusun Avrupalı olduğunu ispatlar. Avrupalı tarih yaşar, bizler kötü anılar. Avrupalı gelir bir gün bizi de kurtarır ve o kötü anıları siler, Avrupa tarihine dahil oluruz...

                                                                                   sevgi ve saygılarımla

 

ABD’NİN HALKLARLA SAVAŞI BÜYÜYOR     (08.07.2004)                                                 geri dön

Amerikan-İngiliz emperyalizmi ve öteki irili ufaklı işbirlikçilerinin 12 yıldan beri Irak’a yönelik olarak sürdürdüğü ambargo, abluka, örtülü ve açık askeri müdahaleler, Irak’ın istilasıyla “sonuç”landı.
Birinci Körfez Savaşı diye adlandırılan ve BM Güvenlik Konseyi kararı ile uluslararası bir operasyon olarak gerçekleştirilen Amerika ve müttefiklerinin Irak’a yönelik ilk saldırısının resmi amacı, “bütün Körfez ülkelerine özgürlük, demokrasi götürmek, bölge halklarını şeyhlerden, aşiret reislerinden kurtarıp milyarlarca dolarlık petrol gelirinin halkların refahının yükseltilmesi için kullanılacağı bir demokrasi ortamı oluşturmak”tı. Amerika’nın başındaki saldırgan kuvvetler, bu propagandayla halkların desteğini kazanmaya ve dünyayı arkalarına almaya çalışmışlardı. Bunda da bir hayli başarılı olduklarını kabul etmek gerekir.
Ancak, geçen 12 yıl içinde bölgeye ne özgürlük geldi, ne demokrasi; ne halklar şeyhlerden, krallardan kurtuldu ne de sosyal adalet konusunda bir ilerleme sağlandı. Tersine, savaşın faturasını da yoksul halk ve bölge ülkeleri ödediler; adaletsizlik büyüdü, şeyhlerin, kralların zulmüne, bölgeye yerleşen emperyalist kuvvetlerin yarattığı ortam güç verdi. İsrail daha çok şımardı; Irak ve bölge ülkelerine yönelik olarak “Çekiç Güç” tehdidi yeni bir unsur oldu. Bölgedeki kargaşa daha da arttı. Bölgedeki ülkelerin iç sorunları ve ülkelerin arasındaki sorunlar daha da büyüdü.
Irak’ın işgali için girişilen son saldırıyı haklı göstermek için öne sürülen iddiaların, 1. Körfez Savaşı’nın nedeni olarak gösterilen iddialarının aynı olması da, 1. Körfez Savaşı’nın bölge sorunlarını azaltmayıp artırdığının ifadesinden başka bir şey değildir.
Yani birincisinden 12 yıl sonra emperyalist ordular yeniden Körfez’e ve Doğu Akdeniz’e yığıldı. İngiliz ve Amerikan askerleri Irak topraklarını işgal etti. Irak’ı istila amaçlı bu harekâta da “Irak’a özgürlük operasyonu” adı verildi.
“Özgürlük” Irak’a, savaş uçaklarından bombalar, gemilerden fırlatılan füzeler olarak, halkın tepesinden boşaltılan bir “Pandora Kutusu” olarak geldi. Tepeden tırnağa silahlı istila kuvvetleri ise, “özgürlüğü” tankların paletleriyle Irak’ın köylerine, kasabalarına taşıdılar. Bu “özgürlük”, halka sadece ölüm, açlık, susuzluk, elektriksizlik, hastalıklar olarak yansırken; ondan çıkar sağlayan, sadece yağmacılar, sokak çeteleri ve çapulcular oldu. İstila kuvvetlerinin yayılmasına paralel olarak kentler, kasabalar, hastaneler, okullar, resmi daireler, elçilikler, tarihi eserler, müzeler, ibadethaneler, “insanlığın köklerine” dair bütün tarihsel birikim yağmalandı, yıkıldı, yakıldı. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve İngiltere Başbakanı Tony Blair, bu yağmanın, çapulun kendi getirdikleri “özgürlüğün kullanılma biçimi” olduğunu ifade edip, yağmacıları “özgür Iraklılar” olarak selamladılar.
Emperyalist ordular; finali yağma talanla tamamladılar. Cengizhan’ın torunu Hulagû’nun çapulcu ordusunun Bağdat ve Basra’da yaptığı yağmayı Amerikan-İngiliz ordusu, çapulcu Iraklılara yaptırdı. Ve muhtemelen de; “düzeni sağlamak” üzere yakın gelecekte, yağmacıbaşlarıyla işbirliği içindeki yağmacıları da öldürecekler, tutuklayacaklar. Böylece Irak’ı yağmadan, anarşiden “kurtaran” da kendileri olacak! Tıpkı, bugün yağmacıları; “Irak’a getirilen özgürlüğün sembolü” olarak gösterip, “halkın özgürlüğünün yağmadan yana kullanmasını” kutsadıkları gibi, yağmacıları tutuklamayı, onları sokak aralarında öldürmeyi de; “güvenlik için gerekli” ilan edeceklerdir
.

ilk yazisi... (26.06.2004)

FİLİSTİN’DE NELER OLUYOR?                                                    geri dön            

Barut, kan ve ölüm.. Ardından iş makinaları.. Cenin mülteci kampında İzmit Depremi'nden daha yıkıcı bir kıyıcılık. Ramallah'ta, Beytüllahim, Nablus ve toplam 35 Filistin Bölgesi'nde, ardında binlerce ölü ve yaralı bırakan bombalama, tank ve piyade ateşiyle kırım. Teslim alınanlara aşağılık muamele: önce "çıplaklaştırma" ve sonra çoğunun başlarına birer kurşun sıkılarak infaz edilişi. Bebek-yaşlı, kadın-erkek, sivil-fedayi dinlemeyen tam bir soykırım.
Siyonist Başbakan Ariel Şaron, 1956'da gönlünden geçeni açıklamış, en büyüğü Lübnan'da Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında olmak üzere bunu uygulamaya koymuştu: "Çocukları dahil her Filistinliyi yakmalı." Şimdi önceden yaptıklarını gölgede bırakıyor. İsrail Ordusu, sadece Cenin'de "yüzlerce Filistinlinin öldürüldüğünü" açıkladı. Gerçek rakam binlerle ifade ediliyor. İsrail Ordusu, Kızılay-Kızılhaç dinlemeden "ortada kalan" ölüleri toplu mezarlara gömüyor. Onda birini bile Filistinlilere ya da tarafsız kuruluşlara vermiyor. Ve her yer ceset kokuyor: Bombalar ve iş makinalarıyla yıkılan binaların kaç ölüyü örttüğü bilinmiyor. Siyonist Ordu ne ölülerin toplanmasına izin veriyor ne yaralılara tıbbi yardım ve gıda ulaştırılmasına.
Filistin'de bir soykırım yaşandığı sır değil. "Yüzlerce ölü"den söz eden Ordu, sözde tarafsızlık gösterisiyle "... ama canlı bombalar" diye ortalığı yırtan emperyalizm ve siyonizm aklayıcısı Türk ve sair gerici tekelci medya, bütün bir gericilik yaşananları gizleyemiyor. Gizlenecek gibi değil. Çarpıtmaya ağırlık veriliyor; "intihar saldırıları" dolayısıyla "Filistin terörizmi" öne çıkarılıyor. "Terörizme karşı mücadele" konsepti üzerinden yürünüyor.
Filistin'de yaşananlara ilişkin "savaş suçu" ve "soykırım" kavramları, sağından solundan gerici uluslararası medya tarafından oluşturulan zırhı delerken Türkiye Başbakanı Ecevit, boş bulunup "soykırım"dan söz ediyor. Söylediğine söyleyeceğine pişman ediliyor. En azından beş kez net olarak özür diliyor, pişmanlık belirtiyor.
Şaron, Sabra ve Şatilla'daki rolü nedeniyle "Uluslararası Adalet Divanı"na, "Savaş Suçları Mahkemesi"ne şikayet ediliyor. Hakkında açıklamalar yapıp ifade vereceğini belirten Şaron'un suç ortağı Lübnan Falanjistleri'nin bir lideri suikasta kurban gidip öldürülüyor. Ancak 2002 Soykırımı'nda yaptıkları Lübnan'dan kesinlikle daha az değil. Yugoslav eski Devlet Başkanı Sırp lideri Miloşeviç'i milyar dolarlık rüşvetle "savaş suçlusu" olarak uluslararası mahkemeye çıkaranların ve destekçilerinin hiç sesi çıkmıyor. Saddam'ın "gaddarlığı", "katilliği", örneğin Kuveyt saldırısı ya da "kitle imha silahlarının denetimine ilişkin BM kararlarını uygulamaması" üzerinde tepinip Irak'a askeri operasyon planlayanların ve yardakçılarının ağzını bıçak açmıyor.
Kosova'da CIA beslemesi UÇK milisleri "bağımsızlık savaşçısı" ilan edilmiş, "teröristler" nitelemesiyle onlara karşı operasyonlar düzenleyen Sırpların başkentleri bombalanır ve Devlet Başkanları "savaş suçlusu" sayılırken; Filistin fedaileri ya da Filistin Kurtuluş örgütü değil sadece bütün Filistin halkı "terörist" damgası yiyor, yaşlı-bebek demeden soykırıma layık görülüyor. Şaron ve generalleri ise, tüm açıklamalarına karşın, "İsrail'in kendisini savunma hakkının" temsilcisi sayılıyor ve katliamları başta ABD yetkilileri tarafından "anlayışla karşılanıyor".
En yeni örnek Venezuella'dır. Chavez'e karşı düzenlenen gösterilerde 14 kişinin öldürülmesi gerekçe gösterilerek "akan kanın durdurulması" için ona dayatılan istifayı ve gerçekleştirilen darbeyi anında destekleyen yeni dünya düzeni taraftarları, başta Amerikan emperyalistleriyle uşakları; binlercesi katledilen Filistinlilere sıra geldiğinde, hâlâ "Filistin terörizmi"nden söz ediyor, bırakalım İsrail'e karşı bir "barışı kurtarma" operasyonunu, onu anlayışla karşılıyorlar.

HERKESE SEVGİ VE SAYGILARIMLA
MEHMET AYGAN
memetaygan@mynet.com