|
|
|
|
ÖLDÜREREK "HAYATA DÖNDÜRMEK"! (21.12.04) Medyada sık sık "terör örgütleri karargahı" şeklinde lanse edilen ve ölüm oruçlarının yönetildiği merkez olarak sunulan Bayrampaşa Cezaevi, tüm tutukluların imhası pahasına bir "düşman kalesi" olarak zapt edilecekti. 12 saat sürdüğü söylenen operasyonun ardından bu kale düşürülmüş ve zafer bayrağı dikilmişti. Dört gün süren saldırı sonrasında, ne hikmetse tutuklu ya da hükümlüler "kendilerini yakarak" hayatlarına son veriyorlardı. Bayrampaşa, Ümraniye, Çanakkale ve Gebze cezaevleri operasyonda "en önemli ve en tehlikeli düşman hedefler" olarak belirlenmişlerdi. Cezaevleri yıllardır terörist yuvalarıi olarak lanse ediliyor ve adeta "tüm tutuklu ve hükümlüleriyle yakılıp yıkılsa bile yeridir" yargısı yerleştirilmeye çalışılıyordu. Çetelerin, mafyacı faşsist katillerin cezaevlerinde de çetebaşı ve mafya babası olarak hüküm sürüp cezaevi yönetimlerini kendilerine mahkum ettikleri ortadayken, uyuşturucu, silah ve para trafiğinin tüm ayrıntılarıyla açığa çıktığı, bir banka şubesinde bulunabilecek kadar dolar ve mark bulunan müdür ve savcıların odalarında ifade alıp infaz eden çetelerin ve faşist katillerin el üstünde tutulduğu, cezaevi idaresinin, makam ve iletişim imkanlarının bu çetelerin emrine verildiğinin fotoğraflarının ortalıkta dolaştığı, üç ay önceki yakın dönemin halkta yarattığı tepkiyi siyasi tutuklulara fatura etmeyi de başarmış olduklarını düşünmektedirler. İIki gün önceki tutum ve söylemlerini yalanlayarak ve kendilerinden önceki tüm hükümetlerin acz ve çaresizliğini söylemek pahasına gözleri dönmüşçesine dönemin topyekün faturasını halk evlatlarına çıkararak "koğuş sistemini" kapatmış oldular. Emek ve demokrasi yanlısı siyasi partiler, barolar, Tabibler Birliği, Yazarlar Sendikası, insan hakları kuruluşları ve kitle örgütleri ve meslek oda ve birliklerinin girişimleri ve karşı duruşları, ölüme yaklaşan tutukluların ölmemesi için yaratılan kamuoyu desteği sonucunda mimari ve hukuki düzenlemeler yapılıncaya kadar F tipi cezaevlerinin açılmayacağı söylenmesine rağmen, başlatılan ölüm baskınlarının, önceden yapılan hazırlıkları ve maketler üzerinde yapılan çalışmalarla ayrıntılı olarak nasıl hesaplandığı açıklanırken, aynı zamanda aslında bütün ölüm oruçlarıi ve açlık grevlerinin son bulması ve F tipindeki düzenleme için arabuluculuk yapan girişimlerin çabalarının devlet cephesinden hiçbir anlamının olmadığı söylenmiş oluyordu. Oyunun bir parçası olarak oyalama ve durumu kıvamına getirmeyi amaçladıklarını teyit ediyorlardı. Bir kısa zaman olarak onların planını açığa düşürme fırsatı değerlendirilememiş oldu ve hükümetin bir hafta önce F tipi cezaevlerinin en az altı aydan önce faaliyete geçmeyeceğini açıklayıp arabuluculuk yapanlara ve kamuoyuna güvence vermesine rağmen, Adalet Bakanı H. Sami Türk "Müdahale kaçınılmaz olmuştu. Devletin göz göre göre ölümlere seyirci kalması beklenemez, bu bir insan hayatını kurtarma operasyonudur" diyerek aslında derin devlete mahkumiyetlerini dile getiriyor ve "devletin şefkatli eli uzanmıştır, bu bir şefkat operasyonudur" diyerek ölümleri olağan ve kabul edilir göstermeye çalışmaktaydı. 9 Aralık'ta; "bu kadar yoğun eleştiri varsa durumu gözden geçireceğiz ve bir sosyal mutabakat sağlayarak TBMM-İInsan Haklarıi Komisyonu, TMMOB, Barolar Birliği ve Tabipler Birliği ile eşgüdümlü olarak çalışmalar başlatılacağız" diyen bakan Türk'ün bu açıklamasının hemen ardından yapılan operasyon, iki yüzlü burjuva parlamentosunun gerçek yüzünün de göstergesi oldu. Girişimde bulunan bu örgütlerin temsilcileri tarafından "kullanıldık" biçiminde yapılan yorum yerindedir. Şimdi bu kurumların tüm bu olup biteni kamuoyuna açıklama ve gerekli girişimlerde bulunarak yetkililerden hesap sormak için hukuki ve meşru yolları açma zamanıdır. Gerçekten de hükümetin ve bakanın tutumu yalan ve çelişkilerle doluydu. Bir anda hükümet ve bakanlıklar tutum değiştirmişti. Oysa bu anlaşılır bir durumdu. MGK hükümeti olan 57. hükümet ancak alınan kararların görünürdeki icracısıydı ve burada da önüne konulan planı uygulamaya mahkum olarak basılan düğmenin üzerine sadece parmağını koymuştu. Ancak hükümetin devamının böyle sağlanacağı, sadakatle ve önüne konulanı harfiyen yapmaya mahkum olduğu bilinciyle hereket eden başbakan ve bakanlar "canla başla" çalıştılar. Tutuklu ailelerine her görüşs gününde işskence çektiren, baskıi ve hakaret yağgdıiran, götürülen yiyecek, giyecek ve diğger eşsyalarıi didik didik arayan, bir iğgnenin bile sorun edildiğgi, ilaç ve tüm tıibbıi malzemelerin idarenin ve doktorlarıin denetiminde verildiğgi gerçeğgi bir anda tersyüz edilmişs, içerideki ilaçlar dağgdaki gerillaya ya da bir düşsman savaşs birliğgine götürülmüşs gibi kamuoyuna gösteriliyordu. Düne kadar her türlü insani duyguyu "bölücülere ve teröristlere yardıim ve yataklıik" olarak kamuoyuna sunarak, ölümü ve vahşseti kanıiksanıir hale getirenler, kelle avcıilıiğgıi, kulak koleksiyonculuğgunu bile "anlaşsıilıir ve kabul edilebilir" kıilanlar, bu defa da demir parmaklıik ve beton duvarlarıin ardıindaki tutuklularıi "cani, terörist ve imha edilmesi caiz toplum dıişsıi unsurlar" kategorisinde değgerlendirdiler. Bunun için ortam geriliyor, karıişstıirıicıi bir propaganda yapıilıiyor ve uygun koşsullar körükleniyordu. Her yeni dönemi kargaşsa ve provokasyonlar üzerinden yeniden inşsa etmeyi amaçlayan çürüyen sistemin koruyucularıi bu kez de aynıi senaryo eşsliğginde yeni bir dönemi açmıişs olarak; yalanıi ve şsiddeti gelenek haline getirmişs egemen sıinıiflar, yakıin tarihte dünya üzerinde görülmemişs bir vahşset uygulayarak bir yıikma, yakma ve imha hareketi başslatmıişs oldular sevgi ve saygıilarıimla |
|
TERÖR VE KANLI YÜZÜ AMERİKA (19.09.2004) geri dön 11Eylül saldırılarından itibaren, yaygın bir terör tartışması sürüyor. Aslında bir tartışmadan daha çok, çeşitli odakların, yeni ve kendileri açısından işlevsel terör ve terörist tanımları yaptıkları bir dönemden söz edilebilir. Şiddetin belirme biçimlerinden biri olarak terör, bu odakların elinde, bir strateji nesnesi olarak şekilleniyor ve bir yandan kısa vadeli çıkar ve eylemlerin diğer yandan uzun vadeli planların gerekçesi oluyor. Böyle olunca da, medeniyetler çatışması, islami terörizm, Doğu kültürü gibi argümanlarla desteklenen, kimi zaman bütün bir tarihsel-kültürel ahaliyi (islam dünyası, Araplar vs. gibi); kimi zaman, yapay bir coğrafi ayrımın arkasına gizlenerek (güney ülkeleri, doğu toplumları gibi) bütün dünya yoksullarını ve onların her türlü politik eylemini hedef alan işlevsel terör tanımları yapılabiliyor. 11 Eylül saldırısı, bu tür stratejik girişimlere sadece fırsat değil ilham da verdi. Eylemin hazırlanma ve gerçekleştirilme biçimine ilişkin iddialar, eylemcilerin sosyal-kültürel ve tarihsel bağlantıları, dünyanın çeşitli bölgelerinde eyleme gösterilen tepkiler ve başka bazı ayrıntılar, yeni tipte bir savaşla karşılık verilecek global terör sorununun kaynaklarına ilişkin çarpıtmalara olanak tanıyacak pek çok imgeyle doluydu. Bu imgeler, başta ABD yöneticileri ve bizzat bu ülkenin devlet başkanı olmak üzere, tüm emperyalist güç odakları tarafından hoyratça kullanıldı. Haçlı Seferleri anıştırmaları, medeniyetler çatışması göndermeleri, karşı tarafın eylemi ve onun karşı-eylemi arasındaki gerilimi açıklamanın yanı sıra, düşmanın mümkün olduğu kadar geniş ve ihtiyaçlara göre- değişebilir bir konseptte tarif edilmesinin de aracı oldular. Şimdi, karşıdaki teröristler cephesi, kişi(ler)i, örgütleri, ülkeleri ve giderek bölgeleri kapsayabilecekti. Bunca pervasızca çizilen terör ve terörist çerçevelerinin, 11 Eylül sonrasının cadı kazanı ortamında büyük bir itiraza rastlamayacağı düşünülmüş olsa gerek.Nitekim, başta ABD olmak üzere, süreçten faydalanmak isteyen tüm emperyalistler, daha önce yaşanmış benzer durumlardan farklı olarak, teröristi, uğruna eyleme giriştiği kitlelerle birlikte anmaya, bunlar arasında bir ayrım yapmamaya başladılar. Pratik olarak geçmişte de durum böyleydi. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Irak liderinin ve yönetiminin terörist ilan edilmesiyle başlayan savaş, denebilir ki, teröriste hiç zarar vermeden ama arkasında sayısız sivilin ölüsünü ve açlığa mahkûm edilmiş bütün bir halkı bırakarak sona erdi. Ama söylemde terör/terörist, daima bir marjinalliği, buna karşılık gelen nicel bir zayıflığı ifade ederdi. Oysa şimdi bütün bir bölgeden, yaklaşık 20 ülkeden ve bunların içindeki pek çok örgütten, bazı mülteci kamplarından, çeşitli kişilerden oluşan bir karşı taraf tablosu var ki, bu, emperyalist söylemde bir statüko değişikliğine de işaret ediyor. Emperyalist teorisyenler, gerektiğinde bütün bir halkı terörist ilan edebilecek bir argüman oluşturuyorlar. Junior Bushun, eylemden sonra yaptığı açıklamalarda, düşmanı bilinemezlik olarak açıklamasını da, Batı ülkelerinde Ortadoğulu, Arap kökenli insanlara yönelen saldırıları da böyle okumalı. Birbiriyle çelişkili gibi görülen bu iki olgu aslında tıpkı savaşçı Bushlar gibi- baba-oğul geliyorlar. Bush bir yandan düşman bilinemezliktir deyip herkesi kastederken, öbür taraftan eylemcilerin Arap-müslüman kökenli olması ısrarla vurgulanınca, Ortadoğulu bir komşu, yoldan geçen bir Arap, bilinemez düşmanlardan biri olma potansiyeli taşıyor. Bush, biz aslında iyi insanlarız, neden bizden nefret ediliyor anlamıyorum derken, sadece kişisel bir budalalığı değil, kendi varlık koşulu olan bir kültürel iklimin çaresizliğini de beyan etmiş oldu. Aslında ABD, dünya üzerinde yaşayan insanların önemli bir bölümünün kendisinden neden nefret ettiğini anlayacak kadar tecrübeye, birikime, ajana, stratejiste, diplomata... sahip. Ancak Bushun temsil ve hitap ettiği Amerikalılık, gerçekten de bu dünyanın en çok bilinen ve en kolay anlaşılır nefret durumunu anlayabilecek bir birikime sahip değil. Ortadoğu ve Avrasyadaki genel istikrarsızlık ve bunun yıkıcı sonuçları, dizginsiz Asya Kaplanları kapitalizminin gürültülü çöküşü ve bundan kalan enkaz, tüm dünya üzerindeki büyük yoksulluk ve açlık; gerekçeleri mağdurları tarafından bilinen olgular. Bu dengesizlikler içinde acı çeken insanlar, ABDyi ve onun kendi ülkesinde yarattığı uygarlık götürme imgesi dışındaki gerçek yüzünü fiziken tanıyorlar. Oysa Amerikan sistemi, içeride, bu dünyevi olaylarla üyelerini meşgul etmiyor. Yakın geçmişin bu olaylarını içeren bir süreç olarak gelinen son durum, bu nedenlerle belki Amerikalılar tarafından anlaşılır bulunmuyor ve Bush, tüm Amerikan kriterlerine karşılık gelen budalalığıyla bunu en üst düzeyde ifade ediyor. Bushun, bu haliyle, dünyanın en güçlü ülkesinin devlet başkanı olabilmesini sağlayan, hatta gereksinen kültür, derin bir cehalete ve kartezyen aklın en basit muhakemelerine yaslanıyor ve başkalarından da bu seviyede bir algıyı bekliyor/dayatıyor. . |
|||
|
ÖZGÜRLÜKLERİ SAVUNMAK (15.08.2004) geri dön İşçi sınıfı, iktidar mücadelesinde özgürlüklere ihtiyaç duyar. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, grev hakkı vb. hak ve özgürlükler; işçi sınıfının ideoloji politikasının geniş kitlelere yayılması, bu politik hedeflere ulaşmak amacıyla örgütlenme ve eylem yapabilme için gereklidir. Bu yüzden, siyasal iktidarı ele geçirme mücadelesinde, yukarıda bazılarını saydığımız siyasal hak ve özgürlükleri kazanmak ve korumak büyük önem taşır.Siyasal hak ve özgürlüklerin elde edilmesi mücadelesi ile işçi sınıfının siyasal iktidarının kurulması mücadelesi arasında diyalektik bir ilişki mevcuttur. Her iki mücadele birlikte ve iç içe yürümelidir. Bazı sol çevrelerin, hak ve özgürlükler için sürdürülen mücadele sonucu elde edilen küçük kazanımların işçi ve emekçi kitleler bakımından rehavete ve iktidar mücadelesine ilgisizliğe neden olduğu; emekçi kitleler üzerindeki baskı ve zulmün arttığı koşullarda kitlelerin daha da devrimcileştiği ve iktidar mücadelesine dört elle sarıldığı gibi, dünya pratiğinde örneği olmayan teorileri ciddi olarak savunduğu görülmüştür. Elbette, ezilen ve sömürülen emekçi kitlelere yönelik baskı ve şiddet, baskıcı siyasi iktidarlara yönelik nefreti ve bu iktidarlara karşı mücadele azmini arttırır, fakat, bu tepkinin siyasal bir bilince ve örgütlülüğe dönüşmemesi koşullarında, tepki ve nefret bir burjuva kliğin peşine takılma, hatta faşizme taban oluşturma ile sonuçlanabilir. Devrim ve işçi sınıfının iktidarı örgütlü kitlelerin eseri olacaktır. İşçi ve emekçilerin sınıf iktidarı için örgütlenmesi ve mücadele etmesi ise, belli bir siyasi bilinci zorunlu kılar.Siyasal hak ve özgürlükleri parça parça ve aşamalı olarak elde ederek, zamanla özgürlüklerin tümünün kazanılabileceği, siyasal iktidarın dahi bu şekilde elde edilebileceği tezi ise, bir başka yanlış yoldur. Egemen sınıflar ile yönetilen sınıflar arasındaki siyasal hak ve özgürlükler ilişkisi, halat çekme yarışına benzer: bir taraf için kazanım, diğer taraf için kayıptır. Bu mücadelede hem ezen, hem de ezilen sınıflar için kazanım olmaz. Ezilen ve yönetilen kitlelerin her kazanımı, egemen güçler için bir geri adım, taviz demektir. İktidardaki ezen sınıf, iktidarının yok olma tehlikesi ortaya çıkıncaya kadar taviz vermez, geri adım atmaz. Durum, iktidarını kaybetme noktasına kadar geldiğinde, ezen sınıflar için ölüm kalım kavgasından başka çıkar yol yoktur. Genellikle bir iç savaş olarak ortaya çıkan son hesaplaşmadan önce, askeri darbeler, faşist diktatörlükler, kitle katliamları ezen sınıfların iktidarının başvurduğu yöntemlerdendir. NOT:İnsanlar aslını inkar etmediği zaman gerçek bir milliyetçidir. Ebebeynini koyduğu isimlerin yerine sahte rumuzlar ile insanlara hakaret etme zahmetinde bulunanlar!.... Önce kendi benliğinizi düşünün ve kim olduğunuzu sorgulayın. |
|||
|
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DOĞUŞ KOŞULLARI (31.07.2004) geri dön Bu tartışmanın güncel bir yanını oluşturan MHP değişti mi, değişmedi mi? sorusuna yaklaşımda da, aynı yöntem farklılığının izlerini görüyoruz. Bu soruya verilecek yanıta geçmeden önce, yine Türk milliyetçiliği ile ilgili olarak, konunun geçmişine dair benzer bazı sorulara yanıtlar vererek ilerlemek yararlı olabilir. Osmanlı siyasetine yön vermeyi amaçlayan binlerce sayfalık birçok çalışma, tarihte bir dipnot olarak bile anılamazken Yusuf Akçuranın ince bir broşür boyutundaki Üç Tarz-ı Siyaset başlıklı makalesini Türk milliyetçiliğinin manifestosu kılan nedir? Tarihi, kişilerin dehasıyla açıklayanlar, bu soruya, Akçura dönemi içindeki diğer tüm tarihçi ve siyasetçilerden daha akıllıydı demekten daha ileri bir yanıt veremeyecektir. Oysa, Üç Tarz-ı Siyaseti etkili kılan temel faktörler, Akçuranın tahlil yeteneği ile birlikte dönemin özelliklerinde saklıdır. Yusuf Akçuranın, Kahirede Türk adıyla çıkan -ancak kendisi Osmanlıcı olan gazeteye- gönderdiği Üç Tarz-ı Siyaset başlıklı makalesi, Avrupa tarafından Osmanlıya hasta adam muamelesi yapıldığı bir dönemde, 1904 yılında yayınlanmıştır. Birincisi bir Osmanlı ulusu fikri, Osmanlıcılık; ikincisi yurttaşlık ölçütü olarak İslamı yani Müslüman olmayı temel alan bir devlet fikri, İslamcılık; üçüncüsü Türk ırkını temel alan bir Türk milliyetçiliği, Türkçülük üzerine kurulu üç temel politikayı işaret eden Üç Tarz-ı Siyaset, dönemi içinde Osmanlıyı dağılmaktan kurtarma amacına dönük bir formülasyona işaret ediyordu. |
|||
|
TÜRK DEVRİMİ VE KAYNAGI -2 (24.07.04) geri dön ......... Kendi tarihimizi Avrupalının yaşadığına benzetmeye ve böylece açıklamaya çalışırız. Bu benzetme çabası, elbette, sonunda Avrupalı gibi olma çabasıyla yapılmıştır. Ancak bir süre sonra ister istemez tam tersini ispatlar. Bizim yaşadıklarımız, istesek de istemesek de bir türlü Avrupadaki gibi değildir. Dolayısıyla geleceğimiz de onlar gibi olmayacaktır. İşte tarih bilimi de diğer sosyal bilimler de bir süre sonra kendi tarihimizin gerçeğini değil, niçin Avrupalı gibi olamadığımız gerçeğini araştıran birer bilim dalına döner. Bu bilim dallarının ispatladığı, sadece tarihsiz olduğumuz değil, geleceksiz de olduğumuzdur. Çünkü olabilecek tek gelecek, Avrupalı gibi olmaktır. O tren ise çoktan kaçmıştır.Tren çoktan kaçtı diyenler, Avrupalının dönüp onları da kurtarması için beklemekten başka yapacak bir şey bulamaz. Bugün bu düşüncedeki sağ ve sol liberallerin, Avrupa Birliğini bir trene benzetmeleri ve aman kaçırmayalım demeleri hiç de boşuna değildir. Çünkü AB kapısında kendilerine bir gelecek aramaktadırlar. Ancak önlerinde önemli bir sorun vardır: Kaç bin yıllık Türk tarihini ve geçmişini ne yapmayı planlıyorlar? Bu tarih, o trene binmekle yok edilemeyeceğine göre, geleceği Avrupada arayanlar, Avrupada olmayan geçmişimizi, tarihimizi ne yapacaklarını da düşünmeliler! Bu elbette onların sorunu. Onların sorunlarını çözmekse biz devrimcilere düşmez kuşkusuz. Ancak biz de, hem geçmişimiz, hem de geleceğimiz üzerine, yeniden ve kökten bir değerlendirme yapmak zorundayız. Cevabını aradığımız soru ortada: Tarihi nasıl açıklayacağız? Tüm dünya için evrensel bir gerçek var mı? Varsa o evrensel gerçek nedir? Ulusal kimliğimiz nedir? Bu soruları sormamızın tek nedeni ise Türk Devrim tarihi ve Türk Devriminin geleceği üzerine doğru bir fikre varabilmektir. Türkiye Devriminin Yolu, ancak kapitalizmin ileriliği üzerine kurulu dogmalardan kurtulmuş bir tarihsel bakış açısıyla çizilebilir. Bizim yapmaya çalışacağımız şey de bu olacak. Kapitalizmin ileriliği ve tüm insanlığın zorunlu olarak geçmesi gereken bir aşama olduğu fikrinin kökeni Marksa dayanır. Marks, Avrupa tarihini incelemiş, oradan tarihin gelişim yasalarını çıkartmış ve şu sonuca varmıştı; insanlık ilkel komünal toplumdan başlayan ve sosyalizme doğru giden bir çizgide ilerliyordu. Bu çizgi üzerindeki duraklar ise, kölecilik, feodalizm ve kapitalizmdi. Beş aşama olarak bilinen bu Marksist şablon, dünyanın her yerinde devrimcilerin savunduğu ve kendi tarihini de içine yerleştirip açıkladığı bir şablon halini aldı. Madem ki insanlık tarihinde beş gelişim aşaması vardı, o halde tüm insanlığın tarihi de buna uygun gelişmiş olmalıydı. O nedenle, tarihinde hiçbir zaman kölecilikle ve feodalizmle karşılaşmamış uygarlıklar, kendi tarihlerinde bunları bulup keşfetmeye çalıştı. Dahası, olmayan tarihlerini yarattıktan sonra, ilerlemek için kapitalist aşamanın gerektirdiği sınıf mücadelesini Avrupanın derslerinden çıkarıp uygulamaya koyuldular. Hedef sosyalizme ulaşmaktı ancak, olmamış bir tarih yaratılarak ve olmayan sınıf mücadeleleri verilerek, sosyalizmin yolu açılamıyordu. Bir süre sonra, bu beş aşama şablonu eleştirilmeye ve değiştirilmeye başlandı. Çünkü, sosyalizm için mücadele eden uluslar, sosyalizme geçmek için kapitalist aşamayı atlamak zorunda kalıyorlardı. Bu ise şablonun bozulmasıydı. Reformcu sosyalistler şablonu bozmamak için devrimden vazgeçmeyi ve kapitalizmi yaşamayı önerirken, devrimci sosyalistler devrim ve sosyalizm uğruna şablonu bozmayı önerdiler. Rusyada gerçekleşen devrim, artık Marksın beş aşama şablonunun fiilen de ortadan kalkması demekti. Nitekim, Rus Devriminden sonra tüm dünya devrimcileri, kapitalizmi atlayarak da sosyalizme geçilebileceğini savundular ve bunu pek çok ülkede gerçekleşen devrimlerle ispatladılar. Bu gerçeği ilk keşfeden Lenin olmuştu. Bir Doğu ülkesi olan ve tarihi Avrupaya benzemeyen Rusyada devrim yapmak için, Lenin, Marksın şablonunun yaşanan gerçekliğe uymadığını görerek değiştirme cesareti göstermişti. O güne kadar Avrupada olacağı söylenen sosyalist devrim, o tarihten itibaren, bir daha Avrupaya dönmemek üzere, Doğuya kayıyordu. Lenin bu durumu, ileri Asya geri Avrupa sloganı ile ifade ediyordu. Ancak bizim gibi ülkelerin devrimcileri için bugün çok daha fazla önem taşıyan başka şablonlar da mevcuttu. Marks, tarihin evrimlerle değil, devrimlerle ilerlediğini göstermişti. Devrim kavrandıktan sonra ise devrim modelleri oluşturulmaya başlandı. Birinci model, feodalizmi tasfiye edip kapitalizmi getiren burjuva devrimiydi. İngiliz, Fransız ve Alman devrimleri bu tarz burjuva devrimleri idi. Burjuvazi, feodalizmi yıkarak ve kapitalizmi getirerek ilerici ve devrimci bir rol oynuyordu. İkinci model ise, proleter devrimlerdi. Kapitalizm, kurulduktan sonra üretici güçlerin gelişmesini engellediği için, işçi sınıfı burjuvaziyi yıkarak kapitalizmi tasfiye ediyor ve sosyalizmi getiriyordu. Bu, aynı zamanda sosyalist devrim olarak da adlandırılıyordu. Dolayısıyla Marks döneminde ortada iki devrim modeli mevcuttu, burjuvazinin önderlik ettiği burjuva devrimleri ile işçi sınıfının önderlik ettiği sosyalist devrimler. Marks döneminde Paris Komünü dışında bir sosyalist devrim olmadı. Paris Komünü ise kısa sürede yıkıldı. Leninin Marksizme getirdiği yeniliğin başında emperyalizm tahlili gelir. Lenin, Marksın aksine, dünyanın artık ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye bölündüğünü tespit ettikten hemen sonra, Marksın ortaya koyduğu devrim modelini de yenilemek zorunda kalacaktı. Lenin döneminden başlayarak, Marksın devrim modellerine bir yenisi daha eklendi; bu, ulusal kurtuluş devrimi idi. Emperyalizm tarafından ezilen ülkelerde, ulusal kurtuluş savaşları veriliyor ve devrim yapılıyordu. Bunların kiminde önder konumda olan burjuvaziydi. Dolayısıyla, ezilen ülkelerde burjuva devrimleri antiemperyalist bir ulusal kurtuluş devrimi halini alıyordu. Lenin de, burjuvazi önderliğinde bile olsa bu ulusal kurtuluş mücadelelerini destekleyerek, emperyalizmi güçsüz düşürmek gerektiğini savunuyordu. |
|||
|
TÜRK DEVRİMİ VE KAYNAĞI (18.07.2004) geri dön Emperyalizm tarafından yağmalanan ve talan edilen tüm uluslar, evrensel bir gerçeği kabul etmeye zorlanırlar. Evrensel denilen bu gerçek, kapitalizmin ileriliği ve tüm ulusların kapitalizme doğru ilerlemesinin gerekliliğidir. Öyle bir evrensel gerçek yaratılmıştır ki, kapitalizmin, tüm dünya için ilerleme olduğu, artık bir dinsel dogma halini almıştır. Bu dogmanın gücü, sandığımızdan daha büyüktür. Nedenine gelince; kapitalizme alternatif olarak çıkan Marksist düşünce dahi, kapitalizmin tüm dünya için bir ilerleme olduğu anlayışına sahiptir. Bununla birlikte Marksizmde, kapitalizmden geçerek sosyalizme ilerleme vardır. Dolayısıyla sosyalizme giden yol, kapitalizmden geçmek zorundadır. Bizim gibi ülkelerin trajedisi de burada başlamaktadır. Kendi tarihimizi değerlendirmek, dahası kendi tarihimizi yapmak için, daha baştan çizilmiş bir yolda ilerlemek zorunda bırakılırız. Nesi trajedi derseniz; Kapitalizm, bize, Avrupadaki işçi sınıfının köleler gibi çalıştırıldığı ve sermaye birikiminin yaratıldığı bir sistem olarak anlatılmıştır. Bizim ezilen olarak tavrımızsa, Avrupa işçi sınıfının yanında saf tutmaktır. Feodalizm, bize, korkunç kilise baskısı ve ona karşı büyük Aydınlanma Devrimi olarak anlatılmıştır. Bizim tavrımızsa, elbette Aydınlanma Devriminin yanında saf tutmaktır. İşte sorun, tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bizim gibi, Avrupanın yaşadığı feodalizmden de, kapitalizmden de çok çok uzaktaki ezilen insanlar, kendi ezilmişlikleri ve bunun nedenleri üzerine kafa yormak yerine, kendilerinden kilometrelerce ötede ezilen insanlar için üzülmeye başlarlar. Bu öyle bir hal alır ki, bizler kendimizi unutup, Avrupa kilisesine karşı Galileo ile başkaldırıp, Fransız Devriminde Bastile yürür, Pariste Komüne katılırız. Yani dünyanın ezilen insanları, kendi yaşamlarından, kendi gerçeklerinden koparılıp, başka insanlar gibi hissetmeye, onlar gibi düşünmeye başlarlar. Kimileri bunu, işte enternasyonalizmin güzel bir örneği diye alkışlayabilirler ama aslında yaşanan, bir kıtanın gelişiminin ve o kıtada yaşanan sınıf mücadelesinin tüm dünyanın ezilenlerinin bilincini ve geleceğini ipotek altına almasıdır. Bugün, hâlâ bu ipotek ödenmektedir. İşin garibi, Avrupa bambaşka bir Avrupa haline geldiği, oradaki ezilenler durumlarını düzelttiği halde, biz ezilenler, hâlâ Avrupa işçi sınıfı için ağlamak zorunda kalırız. Neye ağlayacağımız bile ipotek altındadır. Kendi ezilmişliğimize ve kaderimize mi, yoksa başkalarına mı? Bizim gibi ülkelerin uluslarının tarihsiz bırakılması tam da bu nedenle olmuştur. Yaşanan sömürü Avrupada olandır, verilen mücadele Avrupada verilendir ve hepimizin geleceği Avrupa gibi olmaktır. Peki, yüzyıllardır yaşadıklarımız? İşte onlar kötü anılardır, Avrupalı olunca o anıları da sileceğiz. O nedenle bizim gibi uluslar için tarihe gerek yoktur. Bizde ya da başka ezilen ülkelerde, insanların kendi tarihlerinden bu kadar habersiz olmalarını, tarih biliminin gelişmemesi ile mi açıklayacağız, yoksa kendi tarihimizi değil başkalarının tarihini yaşamamızla mı? Başkasının tarihini yaşayanlar, elbette başkalarının tarihini yaratacaktır. O nedenle bugün tüm dünya, Avrupalının tarihini kendi tarihi gibi kabul etmiştir. Bu ise aslında tarihi olacak tek ulusun Avrupalı olduğunu ispatlar. Avrupalı tarih yaşar, bizler kötü anılar. Avrupalı gelir bir gün bizi de kurtarır ve o kötü anıları siler, Avrupa tarihine dahil oluruz... sevgi ve saygılarımla
|
|
ABDNİN HALKLARLA SAVAŞI BÜYÜYOR (08.07.2004) geri dön Amerikan-İngiliz emperyalizmi ve öteki irili ufaklı işbirlikçilerinin 12 yıldan beri Iraka yönelik olarak sürdürdüğü ambargo, abluka, örtülü ve açık askeri müdahaleler, Irakın istilasıyla sonuçlandı. |
|
ilk yazisi... (26.06.2004) |
|